Bir tehdit düşünün…
Dillendiriliyor ama resmî kayıtlara girmiyor.
Sosyal medyada ima ediliyor ama emniyetin kapısı çalınmıyor.
Sonra bu tehdit bir saldırıya dönüşüyor ve oklar doğrudan valiliğe, emniyete, devlete çevriliyor.
İşte asıl sorun tam da burada başlıyor.
Şanlıurfa’da yaşanan silahlı saldırı, bir güvenlik meselesinden çok daha fazlasını gözler önüne serdi. Olayın kendisi elbette ciddidir; silahın konuştuğu her yerde hukuk yaralanır. Ancak olaydan sonra yapılan açıklamalar ve yöneltilen suçlamalar, kamuoyunda haklı bir rahatsızlık oluşturmuştur. Çünkü ortada basit ama hayati bir soru vardır: Devlet, kendisine bildirilmeyen bir tehdidi nasıl önlesin?
Hukuk devleti, sezgilerle değil belgelerle çalışır. Emniyet güçleri sosyal medya yorumlarıyla değil, şikâyet dilekçeleriyle harekete geçer. Bir kişi “tehdit ediliyorum” diyorsa, bunun yeri savcılık ve karakoldur; paylaşım sayfaları değil. Şikâyet edilmemiş bir tehdit, hukuken yok hükmündedir. Bu gerçeği görmezden gelip, yaşanan her olumsuzlukta devleti hedef göstermek, eleştiri değil sorumluluktan kaçıştır.
Valiler ve emniyet müdürleri, illerin güvenliğinden sorumludur; ancak bu sorumluluk sınırsız değildir. Devletin refleksi, vatandaşın verdiği bilgiyle şekillenir. Siz kapıyı çalmazsanız, içeridekilerin kapıyı açmamasını “ihmal” olarak niteleyemezsiniz. Bu, hem hukuka hem de akla aykırıdır.
Daha da vahimi şudur:
Önce şikâyet etmiyorsunuz,
Sonra saldırıya uğruyorsunuz,
Ardından “neden korunmadım” diyorsunuz,
Sonra da valiyi ve emniyeti hedef alıyorsunuz.
Bu zincirin hiçbir halkası tutarlı değildir.
Eleştiri elbette demokratik bir haktır. Ancak eleştirinin ahlaki ve hukuki bir zemini olmak zorundadır. Devlet kurumlarını suçlamadan önce, bireyin kendi yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine bakılır. Tehdit varsa şikâyet edilir. Delil varsa sunulur. Süreç başlatılır. Aksi hâlde yapılan her suçlama, kamuoyunda karşılık bulmaz; bulmamalıdır da.
Toplumda giderek yerleşen tehlikeli bir alışkanlık var:
Devleti yalnızca iş işten geçtikten sonra hatırlamak.
Oysa hukuk, “sonradan pişmanlık” üzerinden işlemez. Devlet, vatandaşını korur ama kehanetle değil, bilgiyle hareket eder. “Biliyordunuz ama önlemediniz” demek kolaydır; zor olan, zamanında gidip “başımda böyle bir sorun var” diyebilmektir.
Bugün bu olay üzerinden valiliği ve emniyeti hedef alan söylemler, yarın çok daha büyük güvenlik zaaflarının bahanesi hâline gelebilir. Çünkü şikâyet edilmeyen her tehdit, sessizce büyür; ardından herkes suçlu aranır ama kimse sorumluluk üstlenmez.
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Devlet kusursuz değildir, eleştirilebilir.
Ancak devlet, kendisine bildirilmeyen bir tehdidin faili değildir.
Gerçek adalet arayışı, bağırarak değil başvurarak olur.
Gerçek güvenlik, suçlamayla değil iş birliğiyle sağlanır.
Ve gerçek sorumluluk, olaydan sonra değil, olay yaşanmadan önce başlar.
Bu nedenle mesele yalnızca bir saldırı değildir. Mesele, şikâyet edilmemiş bir tehdit üzerinden devleti suçlama kolaycılığıdır. Ve bu kolaycılık, toplumsal düzenin en büyük düşmanlarından biridir.